Hristiyanlıktan İslama Geri Dönen Öğrenciler

 İbrahim Özgül 

 İslam Asistanı Uygulaması Burda Yükle


1990 yılında Sivas lisesinde yaşadığım bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum: 

Bir gün teneffüste öğretmenler odasındayız. İngilizce öğretmeni genç bir arkadaşımız yanımdaki boş koltuğa oturdu. Heyecanlı ve telâşlı bir hali vardı.  İyice yaklaşıp kimsenin duymasını istemediği kısık bir sesle "Hocam şu anda şoktayım. Nasıl söylesem bilmem ki" dedi. "Hayırdır ne oldu? "deyince “Az önce derste benim sınıftan iki kız öğrencinin Hristiyan olduğunu öğrendim” dedi. Bunu duyunca ben de şaşkına döndüm. Ne diyeceğimi bilemedim. İngilizce öğretmeni, “Benim din hususunda fazla bilgim yok. Bana bir şeyler anlat ki şunları kurtaralım Hocam! "dedi. 

Ben "Tamam ben sana bir şeyler anlatarım. Fakat sen benden aldığın bilgilerle gidip onlara bazı şeyler söylersin, ama anlattıklarına karşı çıkıp farklı bir soru yönelttiklerinde tekrar bana dönmek mecburiyetinde kalacaksın. Bu böyle olmaz. En iyisi sen beni onlarla görüştür. Biz bu işi çözmeye çalışalım "dedim. Biraz düşündü. " Seninle görüşmeyi kabul etmezler. Sen din dersi öğretmeni olduğun için ön yargılı olabilirler" dedi. Ben de" Beni biraz allayıp pulla, bildiğiniz din dersi öğretmenlerinden değil, çağdaş, aydın fikirli, hoş görülü birisi, merak etmeyin diyerek benimle görüşmelerini sağla " dedim." Olur" dedi ve ayrıldı. 

Ertesi gün öğretmen arkadaş yanıma geldi. "Tamam hocam, görüşmeyi kabul ettiler. Önce reddettiler ama senin taktiği uygulayınca, olur deyip razı oldular" dedi. Salı günü blok dersimizden izin alıp konuşabiliriz, demişler. Okulda rahatça konuşabileceğimiz bir oda aradık ama bulamadık. Okulun bitişiğindeki pansiyon binasında müdür yardımcısının odasını ayarladık ve orada buluştuk. Ben kız öğrencilere "Hristiyan olma isteği nasıl gelişti?" diye sordum. "Hocam biz takı amaçlı artı şeklinde birer kolya aldık. Sınıftaki arkadaşlarımız kolyelerimizi haça benzettiler. Siz Hristiyan mısınız? Niye boynunuza bunu takıyorsunuz diyerek bizi taciz etmeye başladılar ve üzerimize çok geldiler. Biz, hayır, o maksatla takmıyoruz desek de arkadaşlarımızı ikna edemedik. Biz de gıcıklığına " Hristiyan olduysak olduk, bundan kime ne” diyerek hücumlarını durdurduk ama adımız Hristiyana çıktı " diye cevap verdiler. “Bu açıklamanız beni tatmin etmedi, başka sebepler de olmalı" dedim. O yıllarda Brezilya dizileri revaçtaydı. O dizilerde Hristiyan rahipler hakkında olumlu bir imaj oluşturuluyordu. İnsanlar sıkıntıya düşüp bunaldıklarında rahiplere dertlerini anlatıyor, onlar da meseleye bir psikolog gibi yaklaşıp insanları rahatlatıyor ve mutlu ediyorlardı. Ben bu dizilerdeki rahiplerden etkilenmiş olabilecekleri düşüncesiyle "Dizilerdeki rahipler, idealize edilmiş tiplerdir. Gerçek hayatta onları göremezsiniz, sakın aldanmayın" diyerek öğrencileri yoklamak istedim. " Hayır hocam onlardan etkilenmedik" dedilerse de ben tatmin olmadım. "Başka bir şeyler olmalı. Sizin etkisinde kaldığınız bir şahıs veya fikir olmalı” diye ısrar edince kız öğrencilerden biri baklayı ağzından çıkardı. 

"Hocam" dedi. "Bizim apartmanda Meslek okulunda öğretmenlik yapan bir Alman var. Arkadaş olduğumuz kızından dolayı evlerine gittiğimizde dini konular açıyor. Doğrusu onun konuşmalarından etkilendik." dedi. “Size neler anlatıyordu? "diye sorunca "Meselâ Tanrı korkutan, korkulan, cezalandıran bir Tanrı değil, seven, sevilen, merhametli, müşfik bir Tanrıdır. Sizde Allah korkusu işlenirken, bizde ise Tanrı sevgisi ön plândadır. Allah yakan, taş yapan, cezalandıran bir varlık değil. Tam tersine kullarını seven, onlara merhamet eden, acıyan bir Tanrıya inanıyoruz gibi şeyler anlattı. Bunlar bize cazip geldi. Bizde öyle değil mi hocam? Küçüklükten itibaren bizi Allah’la korkutmadılar mı? Bunu yapma Allah taş yapar, şunu yapma Allah yakar, cehennemine atar, cayır cayır yanarsın gibi sözlerle bizleri korkuttular" deyince mesele anlaşıldı.

“Ana babaların yanlış bir telakkiyle çocuklarını Allah’la korkutmaları konusunda haklısınız. Ancak bu yanlış eğitim anlayışı sizi başka bir yanlışa sevketmemeli” diyerek konuya girdim. Bizde Allah’tan korkmak, canavardan, cellâttan korkmak gibi bir korku değil, sevilenin kaybından korkmak gibidir. Bir çocuğun annesini üzmekten çekinmesi, saygı duyduğu bir kimsenin güvenini kaybetme endişesi nasıl bir "korku" ysa Allah korkusu da odur. Allah sadece sevilen bir varlık olsaydı o zaman sorumluluk duygusu zayıflar ve günahlar önemsenmezdi. Ben ne yaparsam yapayım gadaplanmaz, öfkelenmez, mutlaka beni affeder inancı insanı hata yapmaya sürükler. Yanlış hareketler yapmasını önlemez. Meselâ karısının kendisini çok sevdiğini ve asla kendisini terk etmeyeceğini bildiği için bazı erkekler karısını aldatabiliyor. Tabii sadece korku olsaydı o zaman da ümit kapısı kapanır, tevbe anlamını kaybederdi. Bizim inancımıza göre Allah son derece merhametli, şefkatli, kullarını seven, ama aynı zamanda Kur’ânda yasakladığı suçları işlediklerinde cezalandıracağını beyan edendir. Suç ve günaj işleyenleri cezalandırmaması onun adaletine aykırıdır. İşlediği günahlardan dolayı pişman olup tevbe edenleri affeden, bağışlayan, merhamet sahibi bir Allah inancına sahibiz. Dolayısıyla biz Allahı hem severiz hem de O’nun sevgisini kaybetmemek için son derece korkarız.

"Biz Allah’ı severiz, korkmayız" söylemi ilk bakışta kulağa hoş geliyor ama şu soruyu sormak gerekir. Sevdiğin ama hiçbir şekilde hesap vermeyeceğini bildiğin bir otorite seni ne kadar bağlar? Sonra batıdaki bu sevgi anlayışı ne üretti? Hristiyanlık adına yapılan Haçlı Seferleri, kendi aralarında yıllarca süren mezhep savaşları, engizisyon mahkemeleri, zorla din değiştirmeler, kutsal savaş adına yapılan kitlesel katliamları nasıl izah edeceğiz? Sevgi söylemi güçlüdür ama adaletle sınırlanmazsa zulme dönüşür. Tarihte olduğu gibi. İslâmiyete göre Allah sevilir ama Allahın hesap soracağını bilerek sevilir” dedim. 

Birkaç hususta itirazları oldu. Yazıyı uzatmamak için girmiyorum. Onları da cevapladım. Sonra İncil’in serüvenini anlattım. Vakit bir hayli ilerlemişti. " Hocam bizim ders saatimiz geldi, biz derse yetişelim" diyerek müsaade istediler ve ayrıldık. 

Aradan bir hafta geçti, kızlarla görüşemedik. Ara sıra İngilizce öğretmenine durumlarını sorduğumda, "Çekiniyorum Hocam! Soramıyorum!" diyordu. Bir gün okulda bahçe nöbetçisiydim. Bahsettiğimiz iki kızı yine birlikte dolaşırken görünce yanıma çağırdım. "Kızlar bir haftadır görüşemedik. Durumunuzu merak ediyorum. Ne oldu, kanaatiniz nedir?" diye sordum. "Dinimize döndük hocam!” dediler. Bu cevaptan emin olamadım, bir kez daha sordum, aynı cevabı alınca Rabbime hamdettim. O gün sevincimden adeta uçtum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Gözümün Çiçeği (Fadıl Aydın)

Mevlana Gibi (Abdurrahman Önül)