HZ.ÂLİ'NİN(R.A) HZ.EBUBEKİR'E(R.A) BÎAT EDİLMESİ KONUSUNDAKİ DURUŞU

 HZ.ÂLİ'NİN(R.A) HZ.EBUBEKİR'E(R.A) BÎAT EDİLMESİ KONUSUNDAKİ DURUŞU.


​Hz. Peygamber’in (s.a.v.) vefatının ardından Medîne-i Münevvere, İslam tarihinin en ağır, en kasvetli günlerinden birini yaşıyordu. Resûlullah (s.a.v.) dâr-ı bekâya irtihal etmiş, vahiy kesilmişti. Müslümanlar, ümmetin o güne dek hiç karşılaşmadığı çetin bir soruyla baş başaydı:

​Resûlullah’tan (s.a.v.) sonra Müslümanlara kim rehberlik edecekti?

​Bu buhranlı saatlerde Ensar, Saîdoğulları Gölgeliği’nde (Sakîfetü Benî Sâide) bir araya geldi. Ardından Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ebû Ubeyde (r.a.) oraya vardılar. Hilafet meselesi etrafında derin bir istişare ve müzakere başladı; nihayet Emir ül-Müminin ünvanı ve bîat Hz. Ebû Bekir el-Sıddîk’a (r.a.) nasip oldu.


​Ne var ki Hz. Ali (r.a.) o esnada Sakîfe’de bulunmuyordu. O, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hanehalkı (Ehl-i Beyt) ile birlikte Efendimizin teçhiz ve tekfin işleriyle meşguldü. Yaşananlara dair kendi basireti, bakışı ve duruşu vardı.


​İşte İslam tarihinin en hassas, en incelikli safhası tam da burada başladı.

​Hz. Ali, Hz. Ebû Bekir’e İtiraz mı Ediyordu?

​Hayır... Hz. Ali (r.a.), Hz. Ebû Bekir’in faziletini ve üstünlüğünü asla inkâr etmedi. Bu husus, tartışmaların karmaşasında gözden kaçırılmaması gereken en müstesna bir hakikattir.

​Nitekim İmam Buhârî’nin rivayet ettiği sahih bir hadiste; Hz. Fatıma’nın (r.a.) vefatından sonra Hz. Ali (r.a.), Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile bir araya geldiğinde ona şöyle hitap etmiştir:

​"Senin faziletini ve Allah’ın sana ihsan ettiği üstünlüğü gayet iyi biliyoruz. Allah’ın sana lütfettiği hiçbir hayırda sana karşı bir çekememezlik duymadık."

​Ardından Hz. Ali (r.a.), gönlündeki kırgınlığın asıl sebebini şu zarif ifadelerle dile getirmiştir:

​"Lakin bu işte bize danışılmadan hareket edildi; oysa biz, Resûlullah’a (s.a.v.) olan yakınlığımız sebebiyle bu meselede hakkımız olduğunu düşünüyorduk."

​Tablo gayet açıktır: Mesele Hz. Ebû Bekir’in meziyetlerini göz ardı etmek yahut ona haset etmek değildi. Hz. Ali’nin (r.a.) sitemi, sürecin işleyiş biçimine dairdi. Ehl-i Beyt’in, Resûlullah’a (s.a.v.) olan akrabalığı sebebiyle böyle hayati bir kararda kendileriyle istişare edilmesi gerektiğine ve bu yönetimde bir paylarının bulunduğuna inanıyordu.


​Hz. Ebû Bekir (r.a.), Hz. Ali’nin bu samimi sitemini dinleyince gözyaşlarını tutamadı; gözlerinden yaşlar boşanarak şöyle dedi:

​"Vallahi, Resûlullah’ın (s.a.v.) akrabalarını gözetip gözetmek, bana kendi akrabalarımı gözetmekten çok daha sevimli ve evladır."

​Görüldüğü üzere yaşananlar bir düşmanlık veya husumet çatışması değil; İslam davasına gönül vermiş büyük insanların, son derece hassas bir mesele üzerindeki haklı ve nazik bir sitemleşmesiydi.

​

​O günlerde gündemi meşgul eden tek husus bîat meselesi değildi. Hz. Fatıma (r.a.), Resûlullah’tan (s.a.v.) kendisine kaldığını düşündüğü Fedek arazisi, fey gelirleri ve Hayber ganimetlerinin beşte biri (hums) üzerindeki hakkını Hz. Ebû Bekir’den (r.a.) talep etti.

​Hz. Ebû Bekir (r.a.) ise ona bizzat Resûlullah’tan (s.a.v.) işittiği şu hadis-i şerifi hatırlattı:

​"Biz peygamberler miras bırakmayız; bizim bıraktığımız her şey sadakadır."

​Hz. Ebû Bekir, Resûlullah’ın (s.a.v.) bu mallar hususundaki uygulamasını aynen sürdüreceğini, onun tuttuğu yoldan milim sapmayacağını vurguladı. Nitekim Sahîh-i Buhârî ve Sahîh-i Müslim’de açıkça nakledilen bu mesele, o dönemin tarihi hafızasında iz bırakan bir başka hassas safha olarak kaldı.

​

​Aylar ilerledi ve Hz. Fatıma (r.a.) dâr-ı bekâya irtihal etti... Bunun üzerine Hz. Ali (r.a.), Hz. Ebû Bekir’e (r.a.) haber göndererek kendisini ziyarete davet etti ve aralarında derin bir helalleşme, samimi bir sohbet gerçekleşti.

​Hz. Ali (r.a.) tutumunu bir kez daha açıkça beyan etti: Kendisini alıkoyan şeyin asla bir kıskançlık yahut Hz. Ebû Bekir’in liyakatine itiraz olmadığını; yalnızca istişare edilmeden karar alınmış olmasından dolayı böyle davrandığını dile getirdi.

​Öğle namazının ardından Hz. Ebû Bekir (r.a.) minbere çıkarak cemaate hitap etti; Hz. Ali’nin durumunu ve şimdiye kadar bîattan geri kalışının gerekçesini anlatıp mazeretini kabul ettiğini bildirdi. Ardından Hz. Ali (r.a.) ayağa kalktı; kelime-i şehadet getirip Allah’a hamdettikten sonra Hz. Ebû Bekir’in faziletini ve makamını övdü. İnsanlara, sergilediği tutumun bir çekememezlikten kaynaklanmadığını bir kez daha ilan etti.

​Ardından bîat gerçekleşti. Müslümanlar, safların yeniden kenetlenmesi ve gönüllerin birleşmesiyle büyük bir sürur duydular. Böylece ümmet, yeniden birlik ve beraberlik iklimine kavuşmuş oldu.

​Sahabe-i Kiram’ın (r.a.) tarihini ne kör bir husumetle ne de ayrıntıları göz ardı eden yüzeysel bir yaklaşımla okumamalıyız; bilakis insaf, tahkik ve olayın cereyan ettiği şartları anlama şuuruyla yaklaşmalıyız.

​Bilmeliyiz ki sahâbenin bazı meselelerde farklı düşüncelere sahip olması, aralarındaki muhabbetin bittiği yahut kalplerinin bozulduğu anlamına gelmez. Onlar, insanlık tarihinin en büyük hadiseleri karşısında içtihat eden, çabalayan ve sonunda hak bildikleri hakikatte birleşen müstesna insanlardı.

​Allah Hz. Ebû Bekir’e rahmet eylesin, Allah Hz.Ali’ye rahmet eylesin ve Allah Resûlullah’ın (s.a.v.) bütün ashabından razı olsun.


Hazırlayan :

Abdülhamid Doğan 


​Kaynaklar:

​Sahîh-i Buhârî, Hadis No: 4240 - 4241

​Sahîh-i Müslim, Hadis No: 1759

Yorumlar

Dinle

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mevlana Gibi (Abdurrahman Önül)

Kürtçeyi İnkâr Eden Kâfir Olur mu? | Dini Dile Alet Eden Kürtçülerin Zazaca Çelişkisi

Siyerden 10 Farklı Bilgi